2 Kasım 2011 Çarşamba

Mukaddes hocam aracılığıyla ANKARA

ANKARA "kuğulu park'ta oturup insan yüzlerine saatlerce bakmak, bakmak, bakmak... o yüzlerden bir şehrin sırrına varmaya çalışmak. denizsiz şehir kanaatkârdır. deniz tuhaf şeydir. yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır ve kendine... ankara mı? bakacak tek şey insan yüzleridir. bu yüzden insanlar kırıp dök......meye c...esaret edemez birbirini kolay kolay. murathan mungan bir keresinde bunun için "ankara'da oturma odası ahlâkı vardır" demişti, doğrudur. ankara'da her şey oturma odalarında olur. bakılacak bir deniz olmadiğı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzlerine bakar. yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi ankara'da yaşayanlar biliyor olmalıdır. tıpkı deniz olmadığı için havuzlarla yetinildiği gibi. ama belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. cetvel çizgisi kafadan mi geçer? ferhan şensoy ankaralılar'ın karşıdan karşıya geçerken"cetvelle çizilmiş gibi" herkesin sağdan yürüdüğünü söylüyordu. böyle bir kanaat vardır ötede beride. ankara'nın cetvelle çizilmiş bir şehir olduğu sanılır. o çizgilerin insanların kafalarının içinden geçtiği düşünülür üstelik. bu kent, insanlara siyaset yalanlarına inat her gün önemli sözcükler öğretir. haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak... neden peki? çünkü insanlar, arkalarını dönemezler burada birbirine. dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür. gidecek bir deniz yoktur. bu yüzden ankara'da tek başına olmakla yalnız kalmak arasında çok fark vardır. gözyaşı mecburidir! kin bırakmayan, hayatı, insanları gördükçe affedilen, hem de nasıl çabucak affedilen gözyaşıyla... "bu kadar çok genelleme mutlaka hatalıdır" diye düşünecek oluyorum... o sırada kuğulu park'ta bir kadın ağlıyor. garson, hiçbir sey sormadan masaya bir mendil bırakıyor..." ECE TEMELKURAN'dan Umut Aktaş'ın düzenlemesiyle. Emeği geçenlere teşekkürler.

Onca aradan sonra...

2008 de açmışım ben blogu aradan geçen onca yıllar söylenecek onca söz onca yaşanmışlıklar evet yıl 2011...

20 Kasım 2008 Perşembe

Ada Olmak

Bundan şu kadar yıl önceydi die başlar ya ikinci el yerlere üst üste itinasızca dizilen eskileri satan dükkandan aldığın kitapta... Önce girersin dükkana hissedersin yaşanmışlıklar sinen kitapların kokusunu...
Böyle bir kitapta mı okumuştum yoksa her ayını heyecanla beklediğim o dergide mi okumuştum tam hatırlayamıyorum. Ama ozaman yapmıştım seçimimi. Hayata dair seçimimi yapmıştım tüm farkındalıklarımla...
Hani gün batarken turunculukla siyaha geçiş arasında bir geçiş zamanı vardır ya. Tam da o zamanın yakalandığı bir resim vardı yazının üstünde. Siyah tüm karanlığıyken turuncu siyahın inadına duruyordu fonda. Siyah ağaç toprakken turuncu göktü herşeye rağmen ve inadına...
Resime baktım yazıyı okudum ve sonra durup düşündüm. Yüzümü çevirip rüzgara bende kendi yazımı yazdım hayat defterime. Kendimle konuşarak kendimi dinleyerek yazdım... Hayata dair bir seçim vardı bu yazıda hissetmeni ve sadece kendi içine bakmanı, kendini dinlemeni gerektiren...
Ne kazandırır ki insana gelip gidenler? Neden tren istasyonunda toplanır onca insan koşuştururlar umarsızca? Gitsen istasyona dursan o kargaşada çarpıp çarpıp geçenler olur, sen dursan hayat durmaz, sen hariç hiç birşey durmaz. İstasyona çevirsen yüzünü anlatsa sana bunca insan her gün gelip geçişini nedenleriyle... Gidişleri gelişleri anlatsa tüm yaşanmışlıkları serse önüne. Kolay mıdır bunca yaşanmışlığı elde etmek? Kolay mıdır büyümek? Onca insanı ağırlama nezaketiyle kulağına fısıldanan kelimelerle büyümüştür bana göre.
Yıpranmak geldi o sırada aklıma. Büyümek ve yıpranmak... Yıpranmak zamanın vaz geçilmezi değil midir dedim. Büyüyemeden yıprananlar olmamış mıdır? Tamam büyürken de yıpranırsın. Ama yıpranıp büyüyemezsen ne olcak? O sırada takılır gözüne parkta oturup sigara içip düşünen yaşlı amca. Sonra nikah sarayının kapısında beyaz bir elbiseyle beliren teyzeyle saçları beyazlamış amca... İnadına takmıştır duvağını beyaz elbisesinin üzerine. Mutluluklar dilersin tebessümle konuşmadan.
Hey istasyon anlat dersin geceni gündüzünü... Nedir büyüten seni? Hayırını diyememek mi mesele? Gitsen her gün oraya bir gün önce gördüğün insanı da görürsün yenilerinide. Yeni yaşantılarla başlar her yeni gün eskileri ayrılırken minneti ya da öfkesiyle götürür mü seni büyütür mü? Her yeni ayak izi neyi anlatır sana?
Ellerim ceplerimde sırtımda çantam inadına ayazın yaşanıp ellerimi buruşturduğum zamanlardan birindeydim yine düşünürken istasyonu yazıdaki ada geldi aklıma. Ada olmak... Kendi adanı seninle diğerleriyle şekillendirmek... Kaybedilenlerin ve kazanılanların anılarıyla süslü ada. Ayak izleri dedim... Kaybolan olursa ayak izi yerine yenisi süsler eskisi ise büyütür seni. Belki derin iziyle sarsar seni ama büyütür...
Ada olmaktı... İnsanların durup dinlendiği, soluklandığı. Yeri gelip canını acıttığı, senden birşeyler koparıp gittiği ada. Kimininde bıkmadan usanmadan her kum tanesine dek izlediği, kendini de kattığı ada. Gidenler hatıralarıyla kalanların yaşantılarıyla büyüttüğü ada seçim bu...
Adaya bakıyorumda şimdi gelip gidenler olurken gelip gidemeyenler de olmuş. Derin yüreklerle güzelleşmiş, gidemeyenlerin gözlerinde ve yüreklerinde adanın ışığı kalmış...
Ada büyümüş Sevilay, sen büyümüşsün...
Teşekkürler herkese...

11 Kasım 2008 Salı

O benim başöğretmenim...


Bu gün yapıldı senin için bir tören daha bir anma günü daha...
Evet 10 Kasım ve saat 9'u beş geçe çaldı yine acı acı sirenler...
Daha fazla ne denilebilir; Başöğretmenin rahat uyu, bizler buradayız!...

Bir kez daha Sarı Zeybek'i izlemek için adres;

7 Kasım 2008 Cuma

Başardığın zor iş öğretmenim!..

Bir şiire rastladım gezinirken internette paylaşmak istedim. Derin duygularla yazılmış sanırım...
ZOR İŞ
Biliyorum zor iş öğretmek,

Öğretmenlik..
Ama biliyorum ki sen bizi iş olarak görmezsin.
Gür çıkar kelimeler ağzından,
Halbuki sen sadece fısıldarsın.
Nasıl anladığımı anlamam bile.
Kavratırsın sen bir yolunu bulup,
Yavaş yavaş fısıldarsın, sabırla bir kere daha,
Bir kere daha, defalarca ..
Hayatını, sevgini,bilgini gösterirsin,
Gizlemeden.
Benliğini verirsin almayı
Yıllar geçer, sonra bakarsın,
Okuttuğun sınıflardan biri gelir yanına.
Kimi mühendis olmuş, kimi doktor,
Kimi sanatçı olmuş, kimi öğretmen,
Ama hepsi, hepsi iyi bir şeyler olmuş.
Gözlerin dolar,
Nasıl bir tiyatrocu emeğinin karşılığını,
Alkışlarla alıyorsa,
Nasıl bir ana bebeğini 9 ay karnında taşıyıp,
Onun sevgisini hak ediyorsa,
Sen de bir anasın, sen de bir sanatçı
Ve sen de öğrencilerinle alırsın,
Verdiğin emeklerin karşılığını.
Gelecek senin ellerinden geçer,
Sen nakışlarsın, sen düğümünü atarsın
Yanlış olursa tırnaklarınla, dişlerinle
Acı çeksen bile,
Çözer düzeltirsin.
Zor iş, zor iş öğretmenlik.
Senin başardığın,
Zor iş öğretmenim...
Gülçin KARACA
8A - 542

Ağlamak...

En masum duygu değil mi helede minik yüzlerde?
Elleriyle yüzünü kapatım ağlayan ilk öğrencim...

Eğilip göz hizasına geldim ve sırtını yavaşça okşayıp "Lütfen ağlama..." dedim.

Evet evet bu benim ağlayan ilk öğrencim...

15 Ekim 2008 Çarşamba

İlk heyecan...

Namık Kemal İlköğretim okulunun kapısında başlayan heyecan sınıftada beni yalnız bırakmadı. Heyecanla gelen titrek bir ses tonu. Evet bu benim öğrencilere ilk "Günaydın Arkadaşlar" diye seslenişim. Cümle nasıl başladı nasıl bitti hatırlayamıyorum. Evet evet bu benim öğretmenliğe dair ilk heyecanım...